Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Kıymetli Taşlar-Nevin Erem
Avukatlık
Faruk Erem'in Gazete Arşivinden
Pembe Antik Kent-Petra
Faaliyetlerimiz
Halı
Ceza Kanunlarının Yetersizliği
Değerli Taşlar
Sonsuzluk-Şiir
Börekler
Sağlık Köşesi
Umut-Şiir

Zafer Kulesi
Arka Kapak

Rüzgar Kulesi

Haberler
Gezelim-Tanıyalım
Bize Yazın



SANATÇI'NIN YENİDEN YARGILANMASI
Sanatta sezgi denilen sihirli yetenek harikalar yaratmıştır. Sanatta, değişende hiç değişmeyen "öncülük"tür. Camus'nün dediği gibi "köşesinde oturan sanatçı çağı çoktan geçti. Ama kırılmak, dünyaya küsmek de yok".

Yeni çağa "sosyal gerçekçilik" diye ad takıIır. Bu adlandırma isabetli değildir. Çünkü sosyal gerçeklere göre edebiyat türü her çağda vardı. Örneğin Alman Edebiyatında sosyal gerçekçiliğin orta çağda bile mevcut olduğunu araştırmacılar kanıtlamaktadır.

"Çağımız" dediğimiz dönemi, öncü sezişlerin fikirleşmesine ağırlık veren,bunları sosyal konularda toplayan, "geleceğin sosyal öngörülmesi"ni amaç tutan akımların yoğunlaştığı dönem olarak anlamak daha doğru olur.

Çağımızda bir gerçek daha iyi anlaşılmış gibidir: Sanatçı kırmanın, küstürmenin zararını çeken sadece toplumdur. Nobel ödülünü reddetmek zorunda kalan Pasternak hiç olmazsa "sevdiğinizden nefret etmenizi, nefret ettiğinizi sevmenizi isteyebilirler, insan için de en güç şey budur" diyebilmiştir. Ne de olsa en otoriter, hoşgörüşüz toplumlarda bile artık eski sertliğe rastlanmıyor.

Çağlar birbirinden gözlemcilere kolaylık olsun diye, kalın çizgilerle ayrılmış değildir. Geçiş yoğunluk farkı olarak görülüyor. Bu geçişte "geçişi sağlayanlar"ın müstesna bir yeri vardır. Dostoyevsky "Ölüler Evinin Anıları"nda ki kahramanları ile, Kardeş Karamazofları ile ön safta çarpışmıştır. Dostoyevsky'nin bir özelliğine burada değinmeden geçemiyeceğim. O, hem geçişi sağlamış, hem de ileriye doğru, gelecek çağlara atlamış gibidir. Dostoyevsky zamanında "başka türlü insan" olarak tanınmıştı. Şimdi toplum, tümden değişti. Artık başka türlü insan gibi gözükmüyor.

Buna karşın, arada geçen süreye göre ne 14 ağustos, ne Gulak takım adaları, ne de İyon Denissoviç'in güncesi, ne de Kanser Koğuşu ile Soljenitsin, Tolstoy-Dostoievsky karmasını aşabilmiştir. Ne de güçlü yapıtları ile gelecek çağları geriletmek isteyen Şolohof "Durgun Akardı Don"un kendi toplumunda neler hazırladığını anlatabilmiştir.

Çağımız faydacıdır da. Özgür sanat yaşayabilirse toplum kendi hastalıklarını daha çabuk giderebiliyor. Özgür kalabilirse, görevi resmen tanımış olursa.

Steinbeck'in "Gazap Üzümleri" sosyal sorunlar ve bunun çözümleri romanıdır. Bu ve bu gibi yapıtlar hukukta "Ekonomik ve Sosyal Haklar"ın ,kökeni olmuşlardır. "Felaketler ne kadar arka arkaya gelirse gelsin insanların yaşamdan umut kesmemeleri gerektiği" büyük romancının bütün yapıtlarının sonucudur.

Bir başka türe daha rastlıyoruz: "Geçmişin malzemesi ile gelecek için uyarı romanları" arasında "Anadolu insanlarının uç beyliğini Dünya Devleti haline getirişlerini" konu alan Kemal Tahir'in "Devlet Ana"sı sosyal değeri büyük "Türk romanı"dır. Aynı yazarın Göl insanları adı altında toplanan hikayeleri için Nazım Hikmet'in Kemal Tahir'e yazdığı mektupta "sen benim devamımsın" demesini ben daima yadırgamışımdır. Çünkü bu haksız bir yargıdır. Ne kadar büyük veya ne kadar küçük olursa olsun hiç kimse bir evvelkinin devamı değildir, gerçek Sanat'da. Tabii taklitçilerden söz etmiyorum. Tolstoy'un "Savaş ve Barış"ının etkisinden sıyrılamayan Şolohorun "Durgun Akardı Don" yapıtında, ne de olsa bir şeyin eksik kaldığını hissederiz.

Çağımızın, insanlığa daha büyük iyilikler getirmesi hepimizin dileğidir. O halde evvelki çağın bazı yanılgılarına düşmemeye dikkat edilmelidir. Bilimsel verileri edebileştirmek, biraz da süslemek yoluyla, "buluş" gibi sunanlara rastlanmıştır. Hatta bunlar arasında başarılı olanlara da rastlandı. Emil Zola bunlardandır.

Fakat bu sanatın sezgi kaynağını küçümsemek, sanatın, bilimin peşinden gitmesine razı olmaktır. Bilimin sanatkarca vülgarizasynou bir hizmet ise de sanat değildir. Daha ziyade ısmarlama bir şey. Aynı kusura şu sözde toplanan yapıtlarda da rastlanır; "Edebiyat bir ulusun yaşayan belleğidir". Bu deyim bence yanlış. "Edebiyat ve Sanat bir Ulus'un en önde giden bir avuç insandan kurulu müfrezenin çarpışma öyküsüdür..."

Bertrand Russel'in dediği gibi XVII. yüzyılın büyük adamlarından elli sanatçı, elli bilim adamı daha öldürülmüş olsa idi çağımızın bilimi olmazdı. Galile'nin başına gelenler topluma utanç vericidir.

O halde toplum sanata, bilime karşı hatalar işlemiştir. Sanattan, bilimden özür dilemesi lazımdır. Fakat nasıl?

Beni en çok üzen bu hataların işlenmesine, mesleğimin, ceza adaletinin alet edilmiş olmasıdır. Gösteri adaleti korkunç bir şey."Yeni baştan hayata gelse idim, bilim adamı olacağıma tenekeci olmayı tercih ederdim". Bu sözleri Hiroşima bombardımanından sonra Einstein söylemişti. Ben bir ceza hukukçusu olarak bazı yargılamalar karşısında aynı utancı duymuşumdur.

Şimdi özür dilemenin hukuksal çareleri aranmaktadır. Birine değinmek istiyorum. "Kötülük Çiçekleri" isimli yapıtındaki şiirlerinden dolayı Baudelaire 1857 yılında,"müstehcenlik"ten mahkum edilmişti. Kitapta yer alan "suçlu şiirler"in de kitaptan çıkarılıp yok edilmesine karar verilmişti. Bu karardan bir süre sonra yürekli bir basımcı çıktı. Kitap suçlu şiirlerle birlikte yayımlandı. Fakat hiçbir savcı dava açmak kudretini kendinde bulamadı. Fakat ortada uygulanmayan bir yargıç kararı vardı. Mahkeme kararlarına saygı ilkesi ile Fransa'ya şeref kazandırmış bir sanatçının kendi ülkesinde mahkum edilmesinden gelen çelişme bir süre tartışıldı. 1929 yılında bir tasarı hazırlandı ve kabul edildi. Bu özel yargılama kanununa göre, öleli pek çok olmuş bir sanatçının hayatta imişcesine yargılanmasının yenilenmesi usulü kabul edildi. Bu usul kanunu ilk defa hükümlü Baudelaire hakkında uygulandı. Sanık Baudelaire beraat etti. Acaba Türkiye'mizin bugün ulaştığı fikirsel düzeyde, ölmüş de olsa "yeniden yargılanması" gerekli sanatçı yok mu?

Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-222 78 43