Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Dünya Mirası Eserlerimiz

50.Yıl ve Mahmut Esat Bozkurt

Şiir -Kiraz Ağacı

Doğal Oluşumlar

Safranbolu

Faaliyetlerimiz

Ölüm Cezası ve Hümanist Doktrin

Batman

Hattuşa

Cezaların İnfaz Şekilleri

Yürüyüş

Elmalı Börek

Arka Kapak İçi

Arka Kapak

Ön Kapak İçi


Haberler
Gezelim Tanıyalım
Bize Yazın
Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-222 78 43
Herhalde ölüm cezası ahlak örneği vermez, bilakis halkın ahlakını tahrip eder. Vahşeti ve kana susamayı tahrik eyler, intikam duygusunu besler. İnsan kanından çekinmek gerek, ceza da bile. Ölüm cezasına çarpılan kimse, kanunun mağdur ettiği kişi olarak gözükür, vatandaşta acıma duyusu uyandırır. Bunlar ceza siyasetinde mutlaka nazara alınması lazım gelen hususlardır. İslah eden devlet" Suçları önleyen Devlet, kısacası yardım eden Devlet anlaşılan bir kavramdır. Fakat cellat Devlet (!)

Kefaret esası
Kefaret esası: Ceza Hukukunda muayyen bir anlayışı ifade eder.

Ölüm cezasının lehinde olan düşüncelerin tenkidini teşkil eden fikirlerde büyük isabet olduğu aşikardır. Yukarda işaret edilen düşüncelerin hiç biri ölüm cezasının meşru olduğunu gösterememektedir. Bu durum karşısında ölüm cezasını her türlü fayda ve zaruret kavramları dışında "Kefaret esası" ile izaha gayret edilmiştir.

a) Kefaret kavramı ile ölüm cezasının izahı: Böyle düşünenlere göre ölüm cezasına itiraz gerçekte kefaret esasına dayanan ceza kavramına karşıdır. Bir ferdin hayatının yok edilmesini cemiyet için "faydalı" olacağını düşünmek imkansızdır. Eğer ceza müstahak olana verilen bir şey ise bunun zaruret veya fayda ile alakası olmamak lazımdır. Ölüm cezasına ait tartışmaların sonunda, cezanın esası olarak kefaret kavramı üzerinde durmak ihtiyacı daima hissedilir.
Bir kimse başkasını, teemrnül ederek öldürmüş ise ölüm cezasına çarptırılır. Bu halde ölüm cezasının meşrutiyetini aramak için başka bir şeye bakmak doğru değildir. Ceza, fiil ile mütenasiptir. Bu durumda ölüm cezasına çarpılan kimse haksızlığa uğradığını iddia edebilir mi? Bu dokunulmaz1ığı kendisi ihlal etmemiş midir? İnkar ettiği hakkın kendisini siyanet etmesini isteyebilir mi? eğer ölüm cezası ortadan kaldırılacak ise bu işe evvela katillerden başlamak lazımdır.
b) Kefaret esasının tenkidi: Ölüm cezasına taraftar olan Kant'ın "öldürürsen kendini öldürmüş olursun, çalarsan kendinden çalmış olursun" düşüncesi, bu büyük düşünürün felsefi düşüncedeki itibarına rağmen "kısas" kanunundan başka bir şey değildir. Kısas ise ceza hukukunun ilk çağlarına ait bir müessesedir. Diğer taraftan "kefaret esası" ceza hukukunda ittifak edilen bir kavram değildir. Hatta kefaret esasına taraftar olmamak için pozitivist mektebe mensup olmak dahi zaruri değildir. Kefaret kavramı hiçbir müesseseyi izah etmez, yalnız müesseselerin izahsız kabulünü, adeta emreder, bir çeşit "peşin hüküm" den neticeler çıkarır.

Hümanist doktrin
Hümanist doktrin: Bu doktrin ölüm cezasına karşıdır. Bir cezanın meşruiyeti, tatbik edildiği devrin insanlık duyguları nazara alınmadan tayin edilemez. Ölüm cezası problemi, insana utanç veren bir lakaydi ile tetkik olunamaz. Bu itibarla ölüm cezası aleyhine olan fikirlerin bir kısmının hissi sayılması isabetli değildir. Kanunlar, insanlara aklın ve vicdanın hakimiyetini sağlamalıdırlar. Ölüm cezası veren kanunlarda bu vasıf yoktur.

Orta çağda ölüm cezası an'ane halinde tatbik edilmiş ve meşruiyeti münakaşa dahi edilmemiştir. Fakat onsekizinci asır ortalarına doğru felsefeciler bu cezanın meşru olup olmadığı meselesini ortaya attılar. Fransız ihtilalinde bu mesele genişledi. Montesquieu bu, münakaşaya katılmakla beraber neticede ölüm cezası lehine kanaat izhar etmiştir. Buna mukabil Voltaire, Beccaria bu cezanın aleyhtarıdırlar. Beccaria her çeşit cezanın insani şekline muhaliftir ve derki: Kimsenin öldürmeğe hakkı yoktur. Ölümü çabuklaştırmağa hakkı yoktur, bu itibarla öldürücü şartlarla çalıştırmak suretiyle cezanın infazı (hidematı şakka) dahi meşru değildir. Daha 1789 tarihinde yayınlanmış ve Beccaria'nın eserinin devamı olsun istenmiş bir eserin yazarı Chammarelli Ölüm cezasının gayri insanı, kifayetsiz ve faydasız olduğunu, kaldırılmasına ve yerine daha müessir bir başka cezasının konulmasını ileri sürüyordu.

Ondokuzuncu asırda ise Victor Hugo, meşhur "Sefiller" inde, Lamartine eserlerinde bu cezasının yanlışlığını ortaya koymağa çalışmışlar. Mittermaier, D'Olivecrona cemiyetin ölüm cezası vermeğe hakkı olmadığını iler sürmüşlerdir. Victor Hugo ölüm cezası hakkında, şöyle düşünüyor: Ölüm cezası nedir? Ölüm cezası barbarlığın ezeli, mahsus alametidir. Ölüm cezası nerede yaygın ise, orada barbarlık tahakküm ediyor demektir. Nerede ölüm cezası azalmış ise, orada medeniyet hüküm sürmektedir. Kanunları idare eden kanun, insanlara şunu haykırır: İnsan olmaktan vazgeçemezsin. Bu hitab aynı zamanda toplumadır. Toplumda bir insanı, şahsiyetini yok eden bir cezaya çarptıramaz. Bentham ölüm cezasını bir adaletten ziyade "husumet" olarak kabul eder. İnsan kanının akması faydalı sayılsa ve kanunla aksa dahi artan bir dehşet hissi doğuracaktır "Bir yasamacının tabi at yasalarına karşı yasalar yapması ve onları ölümün dehşetleri ile silahlandırması yalnız boşuna değil, fakat kötüdür de."
Ölüm cezasının "insani ceza" sayılmasına imkan yoktur. Bir hekimin veya bir din adamının, ölmek üzere olan bir hastaya kendini ölüme hazırlaması tavsiyesi ile bir idam hükmünün tefhimi aynı şey değildir. Her şey ölümün şekline bağlıdır. Ölüm cezasını sadece maddi bir acı saymaya imkan yoktur. Bu ceza her şeyden önce korkunç bir manevi işkencedir. Ceza adaleti şuçluyu vahşi bir hayvana benzetemez.

Ölüm cezasının infaz edecek kimseleri bulmaktaki müşkülatın mutlaka bir manası olmak lazım gelir. Cellat, neticede amme iradesinin infazcısıdır. Buna rağmen halk ondan nefret eder. Bu nefret haddizatında ölüm cezasına karşıdır.

Vergani bunu şöyle cevaplandırır: halk, celladı hor görür, müebbed ağır hapis gardiyanını hor görmez mi? diğer taraftan cellada karşı duyulan his başka bir meslek seçmemiş olmasından, vahşi bir ruha sahip bulunmasındandır. Çünkü bu mesleği rızası ile seçmiştir. Kurşuna dizmede askerlere karşı halk aynı hissi niçin duymuyor.

Ölüm cezasını halk tasvip etmiş veya etmemiş olabilir. Muhakkak olan şudur: Halen ölüm cezasının ilgasına mani olan şey bu fikir değil, batıl bir itikattır, cinayetlere karşı cemiyeti ancak ölüm cezasının koruyabileceği yolunda bir batıl itikattır. Bununla beraber halkın bu cezada bir nisbetsizlik sezdiği hissedilmektedir. Zira suçun hemen akabinde haklı görülen bir cezanın bir müddet sonra ifrat sayılmasında bir mana gizlidir. Suçun kötülüğü ile, en ağır suçlarda bile, suçlunun hayat hakkı arasında adil bir nisbet yoktur. Bir insanın diğeri tarafından öldürülmesi, daima bir ihtiras neticesidir, bu ihtirası nefrete taşıyan olabilir. Fakat şahıs bunun tesiri altında kalmıştır. Halbuki amme kudretinin, tam bir sükünet ve teemmül içinde ölüm cezası vermesi aynı şey değildir.

Cezanın, halk terbiyesinde hiç olmazsa kötü örnek teşkil etmemesi de şarttır. Beccaria' nın fikirlerine karşı Vergani bu h ususa da temas etmiştir. Bu müellife göre, Ölüm cezasının vatandaşları zulme ve kana sevk edeceği iddiasında hakikat yoktur. İnsanları vahşet ve kandan uzaklaştırmak için kullanılan vasıtalardan biri olan ölüm cezasında böyle bir hassa mevcut olamaz. Her cemiyette insanlara kötü örnek olacak, onları kana alıştıracak daha pek çok şey vardır. Arızi bir, iki infazda böyle bir vasıf görmek imkansızdır.
Faruk Erem
Ölüm cezası insani değildir

Ölüm cezasının "İnsarıi ceza" sayılmasına imkan yoktur. Bir hekimin veya bir din adamının, ölmek üzere olan hastaya kendini ölüme hazırlaması tavsiyesi ile bir idam hükmünün tefhimi ile aynı şey değildir. Her şey ölümün şekline bağlıdır. Ölüm cezasını sadece maddi bir acı saymağa imkan yoktur. Bu ceza her şeyden evvel korkunç bir manevi "işkence"dir. Ceza adaleti, suçluyu "vahşi hayvan"a benzetemez. Ceza, bazen suçtan daha aşağı bir şeyolabilir. Her memleket ceza sistemini tanzim ederken muayyen bir insanlık seviyesinden aşağıya inemeyeceğini kabul zorundadır. Gabba'nın fikrine göre ölüm cezası meselesi ilirnde halledilmemiştir. O halde kanun vazıı da bunu halledemez. Kanı, kan ile yıkamanın örneğini veren kanun, bir bakıma kendini inkar etmiş demektir. Suç anında en ağır şekilde cezalandırılması istenen kimsenin ölüm cezasının infazı sırasında merhamet hissi doğurması, insan psikolojisine has bir tezattır. Bu tezadın büyük manası inkar edilemez. Hukuk "yaşama hakkı dokunulmazlığı"nı kabul zorundadır. Bu hak, suçlu insandan müstakil olarak mevcuttur. Bu anlayışı bütün ferdiyetçi görüşlerde mevcut olduğu iddia edilen ifratla sakatlanmış saymak doğru değildir.

İnsanlık duygularının tesiri, asırların mukayesesinde, pek açık surette kendini göstermektedir. Ölüm cezasının hükmedildiği hallerin azaldığı açıkça anlaşılmaktadır. Onyedinci asırda yaşamış bir Alman hakimi, meslek hayatında 20,000 kişi hakkında ölüm cezası vermiş olmakla övünmüştü. İnsanlık böyle bir devreden çok hızla uzaklaşmış bulunmaktadır. Ölüm cezasının tarihi mütemadi bir ilganın tarihidir. Holtzendorff, ölüm cezası aleyhine belki en kuvvetli eseri yazmış olan alim 1877 yılında şunları söylemişti: Ölüm cezasının ilgası her hangi bir Parlemento ekseriyet veya akalliyet meselesi değildir, zamanımızın vazifesidir. Ölüm cezası aleyhindeki fikirlerin tam ve kat'i neticeye ulaşamamış olmasını, bu fikirlerin isabetsizliğinde görmek doğru olmaz. Ölüm cezasına karşı fikirler, Beccaria'dan zamanımıza kadar devam etmiştir. Bu fikirlerin bu kadar zamanda netice vermemesinin onların isabetsizliği manasına alınması doğru olmaz. Uzun yola erken çıkılmıştır. Beccaria'nın eseri ve düşünceleri kudretini muhafaza etmektedir. Halbuki Beccaria'nın, o devirlerde en şiddetli muarızı olan Vergani'nin ismi ancak araştırıcılar için malümdur. Kaldı ki Vergani dahi, eserinde ölüm cezasının lüzumundan fazla teşmilini haksız bulmakta ve amme menfaatinin nasıl bu cezanın ilgasına taraftar değilse, fazla teşmiline de taraftar olmadığı neticesine varmaktaydı. Son asırlar tarihi Beccaria'yı daima haklı çıkarmıştır.