Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Coğrafi Konum

Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan Olarak İncelenmesi

Mızrap Çocuk

Bolivya

Yeni Şeyler Öğrenmek

Faaliyetlerimiz

İnka Uygarlığı

Yaşamak

Acımak Duygusu

Titicaca Gölü

Tunceli

Hardallı Ispanak Salatası

Ön Kapak İçi

Arka Kapak

Arka Kapak


Haberler
Gezelim Tanıyalım
Bize Yazın
Anayasal organ:

a) Üç kuvvetin ayrılığı: Anayasamız hükümlerine göre Anayasa Mahkemesi görevleri belli bir "anayasal organ"dır. "Üç kuvvetin ayrılığı" bakımından, Anayasa Mahkemesinin "yargılama erki"ne girip girmediği tartışmalıdır. Anayasa Mahkemesi üç kuvvetin de üstündedir. Anayasa Mahkemesi "Anayasanın teminatı" kavramı içinde incelenmelidir. Üç kuvvetin ayrılığı kaidesi "kuvvet"in anlamına göre değişik sonuçlar verebilir. Eğer Devletin görevlerinin yerine getirilebilmesi için üç ayrı kuvvete ve bunların birbirinden ayrı kalmasına duyulan ihtiyaç bu kaideye yer vermiş ise Anayasa Mahkemesinin herhangi bir kuvvet (hatta yargılama erki) içinde kabulüne imkan yoktur. Anayasa Mahkemesi hakimlerinin (Anayasa 145). "Yüksek Hakimler Kurulu"nca seçilmemeleri sebeplerinden biri de budur.

Üç kuvvetin ayrılığı kaidesinin gerekli sonuçlarından biri de üç kuvvetin birbirine karşı bağımsızlığıdır. Aynı Devletin görevlerini yerine getirecek kuvvetler arasındaki bağımsızlık  bunlar arasında "anayasal denetim"e ihtiyaç gösterir. Anayasa Mahkemesinin bu yoldan izahı daha isabetlidir. Yalnız bu izah benimsenirse Anayasa Mahkemesinin "kanunların Anayasaya aykırılığı" görevi ile yetinmesi doğru olmayacaktır, Anayasaya aykırı düşen her çeşit uygulama, eylem ve işlemlere ilişkin ihtilafların da çözüm yerinin Anayasa Mahkemesi olması gerekirdi. Sadece kanunların Anayasaya aykırılığı ile yetinerek bir "Anayasa Mahkemesi" kurulmakla yapılması gereken tam yapılmamıştır.

b) Anayasanın üstünlüğü: diğer kanunların üstünde sayılan Anayasanın ihlal edilmezliğini  sağlamak için kurulan bir denetim sistemi için Anayasa Mahkemesi, dağınık değil, toplu bir adaleti temsil ihtiyacından doğmuştur. Kanunların Anayasaya uygunluğunu yargı yoluyla denetleme fonksiyonu tek bir organa verilmiş ve adına, denetimi yargı yoluyla yapacağı için "mahkeme" denmiş ve -yukarda gösterilen sebep gereğince- bu organ her üç kuvvetten de ayrı sayılmıştır. Bu itibarla Anayasamızda, Anayasa Mahkemesinin diğer mahkemelerle aynı bölümde yer alması Anayasa sistematiğine uygun sayılamaz.

Yüce Divan görevi:

Anayasa Mahkemesi "yargı erki"ne dahil sayılmayınca "Yüce Divan sıfatı" ile (Anayasa 147) ceza davalarını gördüğü zaman ne mahiyette bir organ olduğunu izahta güçlük yok değildir. "Cezai siyasi adalet" (siyasal-hakim) ihtiyacı ile Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan olarak görevlendirildiği iddiası doğru olmamak lazım gelir. Zira ceza adaletinde siyaset, esasında anlamsız, anlam kazanırsa olağanüstü tehlikeli bir kavramdır.

Fakat "cezai-siyasi-anayasal adalet" formülü bir başka anlamda da kullanılabilir. Davaları Yüce Divanda görülebilecek suçlar siyasal yetkilerle ilgili suçlardır. Bu suçların bir de "siyasal konu"su vardır. Bu anlamda kullanılırsa terimde mahzur görülemez. Hatta bu sebepledir ki, Anayasa Mahkemesi üye li ği seçiminde, yargı organlarından gayri, siyasal mahiyetteki organlara da seçmek hakkı tanınmıştır (Anayasa 146).

Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan olarak görevlendirilmesini, onun prensibinde aramak lazımdır. Üç kuvvetin üstünde ve onlardan bağımsız bir organ olan Anayasa Mahkemesinin, siyasal konulu suçların davasına "Yüce Divan" olarak bakmasında, bu yönden isabet görülebilir. Böyle olunca Anayasa Mahkemesine -bir bakıma- "Hususi Mahkeme" demek doğru olmayacaktır, zira genel yargılama organları içinde, fakat hususi mahkeme olarak kabulüne, yukarda işaret edilen prensip manidir.

Bu izahlara rağmen Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatı ile görevlendirilmiş olmasında isabet yoktur. Hatta eski Anayasamızdaki gibi her gerektiği zaman ayrı bir Yüce Divan teşkili dahi mahzurludur. Zira bu usullerden birincisi Anayasa Mahkemesine mahiyeti ile bağdaşmayan bir görev vermiş, ikinci usul de, ne olursa olsun, "tabii hakim" kavramı ve "kanun önünde eşitlik" kaidesi ile zor bağdaşabilmiştir. Yüce Divan usulünün kabulü için gösterilen gerekçeler şunlardır: Hakimleri, tayin eden idareye mensup olan, amir durumunda bulunan Bakanları umumi mahkemelerin hakimleri cesaretle yargılayamazlar. Umumi mahkemeler siyasi davaların dışında kalmalıdır. "Bakanların cezalı ve akçalı sorumları, siyasi sorumlarının bir devamıdır. Binaenaleyh suçluluğun takdirinde yalnız kanun hükümleri değil, aynı zamanda siyasi ve içtimai zaruret ve menfaatler de gözönüne alınmak lazımdır". Umumi mahkemeler her çeşit davaları (hatta siyasi davaları da) görebilirler. Suç teşkil eden bir fiilin takdirinde siyasi veya sosyal zaruretler etkisizdir, zira "suçların kanunuliği" kaidedir. En iyi usulün, bazı yabancı Anayasalarda olduğu gibi. Bakanların cezalı sorumlarının yargılanmasını Yargıtaya bırakmak olduğunu sanıyoruz. Her ne kadar bunlardan ayrı bir usul olarak Bakanların yargılanmasını Senato'ya tanıyan memleketler varsa da (İngiltere'de olduğu gibi) bu usul o memleketlerde ancak tarihi sebeplerle izah edilebilir.
Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-222 78 43
Sanığın sıfatı bakımından görev:

a) Suçun saiki: Anayasa ancak belli kimselerin vazifeleri ile ilgili suçları hakkında "Yüce  Divan"ı görevlendirmiştir.

Bu suçların münhasıran "siyası saik" ile işlenmiş olmaları şartı aranmamıştır. "Şahsı menfaat" ile işlenmiş suçlar hakkında da (mesela rüşvet, zimmet gibi) Yüce Divan görevlidir. Böyle olunca bazı kimselerin umumi mahkemelerden ayrı bir mahkemede yargılanmalarının tam bir "ayrıcalık" teşkil ettiğini söylemek yanlış olmaz. Anayasamız Yüce Divanı belli kişilerin "siyası saik" ile işledikleri suçları yargılamakla görevli kılmalı idi. Suçlarda "saik"i aramanın güçlüğü, her suçta kanunun saiki nazara almadığı ileri sürülebilir. Fakat "rüşvet" aldığı ithamı ile bir Bakanın hususi bir mahkemede yargılanmasını izaha imkan yoktur.
b) Belli kişiler: Anayasamız hükmüne göre Yüce Divanda yargılanacaklar Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu Üyeleri, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Yüksek İdare Mahkemesi, Yüksek Hakimler Savcılar Kurulu ve Sayıştay Başkan ve Üyeleri, Başsavcı Başkanun Sözcüsü, Askeri Yargıtay Başsavcısı ile Anayasa Mahkemesinin kendi üyeleridir (Anayasa 148). Şu şartla ki işlendiği iddia edilen suç bu sayılan kimselerin "görevleri ile ilgili suçlar"dan olsun (Anayasa 148, f. 2). Bunlar arasında "siyası sıfat"ı olmayanların "Yüce Divan"da yargılanmaları sebebini izah güçtür.

İştirakten dolayı "irtibat" sebebi ile Anayasada belirtilen kimselerin suçuna iştirak etmiş olanların da Yüce Divanca yargılanmaları ise aynı davada verilecek "hükümlerin temerküz ettirilmesi" kaidesine uygundur. Yalnız bu husus memleketimizde "içtihat" yoluyla teessüs etmiştir. Yüce Divandaki usulü özel kanunla tesbit eden memleketlerin kanununda bu hususun açık bir hükme bağlandığı görülmektedir.

c) Görevsizlik: Yüce Divan kişi veya fiil bakımından kendisini görevli saymazsa "görevsizlik kararı" verecektir. Bu suretle ortaya TBMM nin sevk kararı ile görevli saydığı bir organın, kendisini böyle görmemesi durumu ortaya çıkmış olacaktır.

Birinci anlayış: TBMM nin sevk kararı, aynı zamanda vazifeyi de tayin eden, "kanun" hükmünde bir karardır. Buna karşı Divan kendisini vazifesiz sayamaz.
İlk ortaya sürülen kanı şudur: Sanığın üzerine aldığı vazifenin önemi ile yargılanacağı mahkemenin seviyesi arasında bir orantı bulunmalıdır. Fakat bu görüş ancak mahkemeler arasında bir seviye farkı görmekle kabul edilebilir. Halbuki pek ağır suçlara bakan umumi mahkemeler yanında Yüce Divanın ağır olmayan cezalan gerektiren suçların (mesela umumi vazifeyi suiistimal suçu) yargılamasile de görevli olduğu malumdur. Konu daha ziyade Yüce Divanın bir "anayasal organ" oluşuna göre izah olunmalıdır.

Diğer bir anlayışa göre takdire bağlı bir dokunulmazlık bahis konusudur. Eğer itham ile görevli kurul itham etmezse neticede sanık (mesela Bakan) cezalandırılamayacaktır. Bu suretle hasıl olan netice "dokunulmazlık"tan başka bir şey değildir. Fakat bu görüşte isabet  yoktur. Zira Bakanların sorumsuzluğu hakkında (mesela Cumhurbaşkanı hakkındaki hüküm  gibi: Anayasa 105) bir hüküm mevcut değildir, bilakis Bakanlar sorumlu kişilerdir. O halde dava açılmamasının dokunulmazlık sayılmasına hukuki imkan yoktur. Bazı sebeplerle davanın açılmamasındaki haksızlığın sorumsuzluk neticesini vermesine bakarak hukuka uygun olmayan bir durumun "dokunulmazlık" sayılmasile meşru bulunması doğru olmaz.

Yüce Divanın izahında tek makul görüş itham edilenin gördüğü işin önemi ve özelliği dolayısile daha üstün bir anayasa teminatına ihtiyaç hissedilmiş olmasıdır. Örneğin Bakan bir şahıstır, fakat bir anayasa organını (Bakanlıklardan birini) temsil eden (veya etmiş olan) bir şahıstır.

d) Görev suçu: Yüce Divan belli kişileri "görevleri ile ilgili suçlar"ından dolayı yargılayacaktır (Anayasa 148). Bu itibarla Yüce Divanın görevi hem sanıkların sıfatı bakımından (ancak Anayasada sayılan kimseler) ve hem de bu kimselerin suçları bakımından sınırlıdır.

Suçun belli kişilerin görevleri ile "ilgili" olması kaydını izahta zaruret vardır. Anayasada kullanılan bu ibarenin anlamını kestirmek kolay değildir. Her çeşit ve en uzak ilginin veya bu kişilerin (mesela Başbakanların) diğer sıfatlarının (mesela parti başkanı olmalarının) dolayısile vücut verdiği ilginin yeter sayılması, Anayasanın Yüce Divana "sınırlı görev" tanımak isteği ile bağdaşamaz.

a') Geniş ölçü: Ceza Kanununda, bahis konusu kişilere mahsus suç tipi (mesela Bakan suçu) yoktur, bu sebeple bu kimselerin "memur"luk sıfatı esas tutulacaktır. Ceza Kanunumuzda failin memurluk sıfatı bazı hallerde "suçun unsuru"dur (rüşvet, zimmet, irtikapta olduğu gibi), bazı hallerde suçun sadece şiddet sebebidir. Şüphe yoktur ki memurluk sıfatının unsur veya şiddet sebebi olduğu hallerde suç görev ile alakalı sayılabilir.

b') Dar ölçü: Yukarda izah edilen ölçüyü dahi çok geniş bulanlar vardır. Böyle düşünenlere göre "Bakan suçu" ile "memur suçu" birleşmiş olur. Halbuki arada fark bulunmak gerekir. Bu sebeple ancak Bakanın, Bakanlık görevini kötüye kullanması ile "hadise" arasında "illiyet bağı" mevcut ise "Bakan suçu"ndan bahsedilebilir. Bakan, görevi gereğinin aksini yapmış ise kötüye kullanmanın maddi unsuru tamam olmuştur. Bu anlayış Bakanların suçlarında "Bakanlık yetkileri"nin ilgisini şart koşar. Bu yetkiler ise, siyasidir. Böyle olunca adi suçları Yüce Divanda muhakeme etmenin isabetsizliği fikrine avdet edilmiş olur.

c') Memleketimizdeki uygulama: Anayasamızın kullandığı "görevle ilgili suç" ibaresini sınırlı anlamında kabul etmek ve Anayasamızda "dar ölçü"nün tercih edildiğini söylemek imkansız değildir. Fakat emsal Yüce Divan tatbikatı daha ziyade "geniş ölçü"nün benimsendiğini göstermektedir. Fakat bu ölçüye rağmen uygulamada bazı hususlar gözden uzak tutulmamalıdır.

Yüce Divanın görevi, belli kişilerin görevlerini kötüye kullanmış olmaları şartına bağlanmıştır. O halde bu kişilerin (mesela Bakanın) memur sıfatı suçun unsuru veya şiddet sebebi olmalıdır. Bu itibarla bir anonim şirket Umum Müdürünün suçuna "memur suçu" denemiyeceğinden, böyle bir suça iştirak edenin sadece Bakan olması da Yüce Divanı görevli kılamaz. "CMUK.nun da derpiş edilen hükümlere dayanılarak savcılıkça kamu davası açılmadığı ve usulen ittihaz edilmiş son tahkikat kararı bulunmadığı" gerekçesi ile memur olmayan kişilerin Bakanların suçuna "iştirak" sebebi ile Yüce Divana sevk edilemiyecekleri itirazı, Divanca reddolunmuştur. Fakat Divanın bu kararı memur olmıyanların, Bakanın suçuna iştiraki hakkındadır, Bakanın memur olmıyan kişilerin suçuna iştiraki halinde aynı şekilde düşünülemez.

Bakanların memur olup olmadıkları Yüce Divanda tartışma konusu olmuştur. Bir iddiaya  göre Bakan devlette memurluk kabul edemez. O halde memur değildir. Bu görüş reddedilmiş ve şu sonuca varılmıştır: "Devlet cihazının vazifelerinden birini ifa eden herkes memurdur", Anayasa ancak "tali memuriyetleri" yasaklamıştır.

İkinci anlayış: Birincisinin karşıtıdır. Yüce Divan yargılamasında tümden bağımsız bir organdır. Çeşitli karar ve bu arada vazifesizlik kararı verebilir. Esasen "sevk kararı"nın "kanun" ayannda olduğu bir faraziyedir, bunun böyle kabulünü gerektiren bir hüküm Anayasada mevcut değildir. Kaldı ki vazife yönünden olsa bile kendi yargısında bağımsız olmayan bir "Yüce Divan" düşünülemez.

Divan, kendisini vazifesiz görmekle yetinmelidir, vazifeli mahkemeyi göstermek zorunda değildir, göstermemelidir de. Böyle bir durumda umumi hükümlere göre hareket edilmelidir. Neticede "umumi mahkemeler" ile "Yüce Divan" arasında bir çeşit "görev uyuşmazlığı" çıkmış olabilir. Bunun umumi hükümlere göre çözülmesi imkansızdır. Zira Yüce Divan "adliye mahkemesi" değildir. Mevzuatımızda bu bakımdan "boşluk" vardır.

ç) Umumi mahkemelerden ayırmanın sebebi: Belli kişilerin muhakemelerinin Yüce Divana verilmesi sebebini izahta çeşitli görüşler vardır.