Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Kültürel Mozaik

Yargıda Görevlilerin Giysisi

Suçlu Kim

Lübnan

Dans

Faaliyetlerimiz

Kutu Kutu

Hayal ve Başarı

Mevlana

Ceza Hukukunda Mağdur

Gürcistan

Elmalı Turta

Ön Kapak İçi

Arka Kapak İçi

Arka Kapak


Haberler
Gezelim Tanıyalım
Bize Yazın
Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-222 78 43
          ağdur Ceza Hukukunda yeterince incelenmemiştir. Suça karşı sosyal tepkide dahi mağdur pek kısa bir zaman sonra unutulur. Ceza hukuku "mağdur ile mağdur olarak" meşgul olmamıştır. Diğer bir deyimle mağdurun, başlı başına bir problem olarak ele alınması ihmal edilmiştir.

Bir kimsenin neden suçlu olduğunu araştıran ilmin, bir kimsenin neden mağdur olduğunu da araştırması lâzımdır. Devletin mağduru gereği gibi koruması meselesi daha ziyade hukukî bir meseledir. Fakat Adalet Psikolojisi bakımından mesele daha ziyade bir kimsenin niçin mağdur olduğunu araştırmakta toplanır. Suçluda mevcut olan suça eğilimin aksi mağdurda suçun mağduru olmak eğilimi şeklinde görülür, şuuraltında mazoşist bir duygunun bunda payı vardır. Toplum suçlu ile kendisini daha iyi savunabilmek için meşgul olmaktadır. Fakat acaba her vatandaşı suça karşı derhal koruyabilecek, yani suçu önleyebilecek imkânlara sahip midir? Olmadığına gör her vatandaşı, devlet himâyesi yetişinceye kadar kendini koruyacak şekilde terbiye etmek ve buna göre bir hukuk düzeni kurmak daha doğru değil midir? Herhalde mağdurun psiko-sosyal bir bütün olarak çeşitli yönlerden ele alınmasında zaruret vardır (1).

Mağdur "kaatil arayan mağdurlar" olarak tanımlanır. Evans'ın "mağdurlar genellikle cürümleri dâvet eder ve gerçekleştirilmesine yardım ederler" görüşü geniş taraftar bulamamakta idi. Şimdi ise "victimology" diye tanınan yeni bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır.

"Davranış bulumcularının çoğu "kuzunun kurdu çekmesi gibi suçluları çeken şahıslar vardır" diyen Kriminolok Ezzat Abdel Fattah da aynı fikirdedir. Bu mağdurların bazıları mazoşist veya melânkoliktir. Kriminolog Hans von Hentig bunları "eza için ihtirasa hasret çekenler" olarak tanımlamıştır. Taksi şoförlüğü, banka veznedarlığı ve polislik gibi şiddeti dâvet etme ihtimali fazla bazı meslekler de vardır. Bu gibi işleri aramada bazen, şuuraltında mağdur olma ihtiyacı veya kaderi yenebilme arzusu rol oynar.

Cürüm çeşidi genellikle o cürmü tahrik eden davranışa uygundur. Örneğin hırsızlık, genellikle mağdurun dikkâtsizliği ile, dolandırıcılık (mağdurun) açgözlülüğü ile ve şantaj da (mağdurun) suçluluğu ile davet edilir. Katil, kavgacılık ile dâvet edilebilir. 1969 yılında yapılan otobüs şoförleri milli çalışması, soygunlar esnasında ölen üç şoförün "çoluk çocuğa" kendilerini soydurtmayacaklarına and içmiş olduklarını ve şirket kurallarına aykırı olarak tabanca taşıyıp, kullanmaya teşebbüs ettiklerini ortaya koymuştur. Diğer olaylarda da cinayeti intihar arzuları doğurmuş olabilir. Kongre tarafından şeref madalyasına lâyık görülmüş olan ve bir soygun esnasında vularak öldürülen Dwight Johnson'un annesi, "oğlunun yaşamaktan bıkarak, tetiği başkasının çekmesine ihtiyaç duyduğunu" söylerken bu fenomene işaret etmiştir.

Irza tecavüz olaylarında mağdurun rolü hakkında fikir birliği oldukça azdır. Bazı victimologistler, ırza geçme olaylarında mağdurun  tecavüzü davet ettiklerini iddia etmektedirler. Fakat kriminolog Amir, ırza geçme olaylarında ancak %20'den azının kadının "ihmalkâr veya dikkatsiz veya tahrik edici" davranışlardan meydana geldiğine inanmaktadır. Psikiyatr Joseph Peter de ırza geçme olaylarında mağdurun, genellikle zannedildiğinden daha az kusurlu olduğu kanısındadır."

Mağdurun tanıklığı:

Mağdur (şikâyetçi olsun veya olmasın, şahsî haklarını talep etmiş olsun veya olmasın) bir "isbat vasıtası"dır. Bu sebeple mağdurun psikolojisini bilmek "delillerin takdiri" işinde lüzumlu bir unsurdur.

Suçun mağduruna her zaman üstün bir şahadet değeri tanımak doğru değildir. Özellikle mağdurun herhangi bir şahitten daha yanlış beyanda bulunması mümkündür. Bu yanlış beyanın sebepleri arasında suçluya karşı duyulan nefret, kin, intikam arzusu yeralmakla beraber irade dışı bazı sebepler de mevcut olabilir. Suçtan duyulan "heyecan" (korku, hiddet v.s.) onun şahadet gücünü azaltır, heyecanların doğurduğu psikolojik değişmelerden ileri gelen bütün kusurlar mağdurda da gözükür. Dikkâtin belirli bir nokta üzerinde ve genellikle suç hâdisesinin ağırlık merkezini teşkil eden unsur üzerinde toplanması, bu çevre dışında kalanlara karşı mağdurun uyarı alma imkânlarını azaltmıştır. Bu sebeple mesela A tarafından bıçaklanmış olan B nin yaralı olmasından istifade eden C nin B nin paralarını çalması hadisesinde B kolaylıkla C yi A ya benzetebilecektir. Çünkü B dikkâtini A nın faaliyeti üzerinde toplamış ve hâdisenin diğer safhalarında "Psikolojik tamamlama" meydana gelmiştir.

Mağdurun telkin altında kalması:

Mağdurun beyanında telkin yalanlarına sık raslanır (*) Usûl muameleleri ile ilgisi olmayan bir telkin "kendi kendini telkin" veya usûl muameleleri arasında ve genellikle "kusurlu sorgular" neticesinde meydana gelen bir "telkin" (mağdurun telkin altında kalması) onu tanıma hatalarına düşürür, masum bir kimseyi suçlu diye itham etmesine sebep olur. Bu bakımdan bazı yabancı usûl kanunlarında yer alan (2) sanığı ona benzeyen birkaç kişi arasına koyup hepsini birlikte mağdura göstermek ve ondan suçluyu teşhis etmesini istemek yolunda ki "yüzleştirme" usulü telkine ve hatâya çok elverişli bir usuldür.

"Sanığı diğer şahıslar arasında göstererek mağdura teşhis ettirmemeyi noksan tahkikat" sayan Yargıtay kararında (1.CD., 19.4.1961, 1978/2421) isabet yoktur.

Mağdurun zaman ve mesâfe tahminleri, bu konular üzerindeki şahadet hatalarından daha büyük yanılmalarla doludur. Bir kız kaçırma vakasında kaçırılan kimse pek az bir mesafeye kadar götürülmüş olsa bile ifadesinde kilometrelerce uzağa götürülmüş olduğunu iddia edecektir.

Mağdurun yalanlarından kasıtlı olanlar da ender sayılamaz. Dâvaya karışmış olan mağdur, sanık beraat ettiği takdirde bir iftira davasına maruz kalabileceğini veya hiç olmazsa berâat etmiş olan suçlunun yolsuz bir harekete maruz kaldığı ve kendisinin ise iftiracı, başkasını lekeleyici bir insan olarak kamuoyu tarafından kınanacağı korkusu mağduru kasıtlı yalanlara sevkeder (3).
 M
Mağdurun rızası meselesi:

İrade serbestisinin belirli sebepler dışında da daralmış olması mümkündür. Mesele özellikle bir ameliyata rıza göstermek konusunda münakaşa edilmiştir.

Bir anlayışa göre, hastanın durumunu bilerek ameliyata rıza göstermesinin tam bir serbesti içinde cereyan etmesine imkân yoktur. Zira kendisinin tehlikeli durumunu bilen bir hastanın içinde bulunduğu psikolojik şartlar rızanın değerini önemli ölçüde azaltabilir. Yalnız ameliyatı yapacak olan operatör hekim makûl karara, serbestçe varabilecek durumdadır. Tıpta her uygulama, hastanın hekime olan güvenine ve hekimin vicdanına dayanır. Esasen hastanın rızası hakkında çok mutlak bir anlayış hekimin teşebbüslerini sınırlar. Bu itibarla hekimin mes'uliyetini tâyinde onun meslekî vicdanını esas tutmak gerekir. Fakat bu hiçbir zaman, hasta razı olmasa dahi, ameliyatın yapılabileceği anlamına gelmez.

Mesele psycho - chirurgical ameliyatlarda daha fazla tereddütlere sebep olmaktadır. Bir akıl hastasının tamamiyle şuurdan yoksun kabul edilmesine imkân yoktur. Bu itibarla, temyiz kudretine az çok sahip bir akıl hastasının rızası, ailesinin rızası ile birlikte alınmalıdır.

Psycho - chirurgical ameliyatlarda neticelerin kesin olduğu, aksi neticelere, ihtilâflara sebebiyet vermediği iddia olunmamaktadır. Bu çeşit ameliyatların kolaylıkla ve özellikle suçlulara uygulanması suiistimallere yolaçabilir. Bugünkü adli tıp bilgilerinin durumu karşısında bu çeşit ameliyatların mahiyeti tehlikeli ve belirsiz gözükmektedir.

Akıl malûllerinin ameliyat edilmesinde, kanunî temsilcilerinin rızasını temin etmek mümkün görülebilir Ve de bunun uygulama da ekonomik bir mesele olduğu görülmektedir. Kaldı ki, ailenin rızasının, hastanın rızasına daima uygun olduğu da iddia edilemez. Rızasını açıklayamayacak durumda olan bir hastanın gerçek iradesi yaşamak, iyileşmek, acılarının dinmesi isteği olabilir. Böyle düşünülünce de şu neticeye varılabilir: Ameliyat kararını vermeğe en ehliyetli kimse hekimdir.

Karar verecek hekimin konsültasyonda bulunması doğru olur, Fakat herhalde karar tedâvide bulunan hekime ait olmalıdır. Zira konsültasyon mes'uliyeti parçalayan bir usul olmamalıdır.

Psycho chirurgical ameliyatların,, en cüretli cerrâhi müdahalelerden daha tehlikeli olduğu muhakkakdır. Zira bu ameliyatlar doğrudan doğruya beyin üzerinde yapılmaktadır (4).


__________

1 Bk Mendelsohn, Une nouvelle branche de la science bio-psyco sociale. La Victimologie, Rev. Française de psyhanalsyse, 1958, n. 1, s. 95: "Mânevi tazminat bozulan ruh dengesinin yerine gelmesi için kabul edilmiş kanunî bir telâfi şekli olup insanlarda mevcut olan intikam arzusunu bir dereceye kadar tatmin etmek, bir nevî taviz vermek amacı taşır. Onun için takdir edilecek miktar felâketi özlenir hale getirecek miktarda veya mağdur için zenginleşme aracı olacak tutarda olmak ve özellikle fiille tazminat arasında makul ve gerekli bir orantı bulunması gerekir. Öte yandan manevî tazminat takdir edilirken, olayın meydana gelişinde karşı tarafın birleşen fiilinin gözetilmesi lâzım gelir. Zorla ırza geçme, ya da nüfuz suiistimali suretiyle cinsî münasebet vaki olmamış, taraflar rızalarıyla bu sonucun meydana gelmesine yol açmışlardır. O halde kusurlu davranışın sonucunun tamamının bir tarafa yüklenmesine yol açar şekilde ve az önce belirtilen ilkelerde gözetilmeden çok fahiş bir manevî tazminat takdir olunması usul ve kanuna aykırıdır' (2.HD., 24.4.1973, 2050726409).

* Adlî Tıp Meclisi, 8.12.1978, 2706/6947: "Irzına geçilip gebe bırakıldığı iddia edilen 1962 doğumlu Münire Dündar'a ait Adlî Tıp Meclisinin 7.10.1977/17012 tarihli Adlî Tıp Müessesesi, müşahadehane raporunda, çocuksu bir ifade ile konuştuğu, fikir muhtevasının çok farik bulduğu, olayı eski ifadelerine uygun bir şekilde anlattığı muhakemenin bir zekâ belirtisi olarak kanunî bakımdan azalmış bulunduğu, zekâ testinde I.Q=27 zekâ geriliği tesbit edildiği, bu duruma göre "aşağı Embesilite" derecesinde zekâ geriliği olduğu bu nedenle kendisine vakî ırza geçme fiiline dirence muktedir olmadığı, kendisine zekâ geriliği sebebiyle belirli surette ifade vermek üzere tesir edilmesinin mümkün olmadığı, tesir altında kalarak ifade vermesi söz konusu olamıyacağı, şahısları tespite muktedir bulunduğu bildirildiğine göre T.C.K. 416.maddesinde düzenlenen aklî arızaya uğramış olup ırza geçme fiilinde dirence muktedir olmadığı, zekâ geriliği seviyesine göre belirli surette ifade vermek üzere tesir altında bırakılmasının mümkün olamıyacağı kendisine vaki ırza geçme fiilinde şahısları tesbite muktedir bulunduğu mütalâasına varıldı."

2 Bu hususta bk. Altavilla, s.392; Eski İtalyan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu. "Toplanan bütün deliller bir arada gözden geçirildiğinde iddianın baştan sona kadar ayrı tanıklar tarafından ayrı yönlerinden doğrulandığı ve raporla iddia arasında bir çelişme bulunmadığı ve Embesilite derecesinde zekâ geriliğiile malûl mağdurenin mücerret sözlerine dayandırılmayan başka delillere de dayanılmak suretile hüküm verildiği anlaşıldığından hükmün tasdikine karar verilmiştir. 5.CD. (29.12.1972, 3927, Elazığ Akıl Hastanesi Raporu (7.6.1966, n-1966/703).

"KONU: Sahipleri tarafından Hastaneye getirilerek (Depertion melencholigue ve Stpeur) hâli teşhisi ile yatırılan 35 yaşlarında A evvelce de hastanemize yatırılmıştı. Hastanemize yatırıldığı gün, hasta hiç kimse ile konuşmuyordu. Derin bir bradi kinezi ve bradi psişi içerisinde idi. Yüzünde en ufak mimik bir hareket yoktu. Kendisi nereye götürülse gider ve kendisine ne yapılırsa en ufak bir mukavemet gösterecek halde değildi. Stupeure halinde idi. Hiçbir şey yemiyor ve içmiyordu. Kendisine gıdaların zorla verilmesine rağmen alamadığı için burnundan sokulan bir sonda ile beslenmesi lazımdı. Hasta üç günden beri bir şey yememişti. Zaman ve mekân oriyantes yönleri yoktur. Bu durumun devamı hayati tehlike teşkil edeceği tıbbi mülâhazası ile hastaya geldiği günün akşamına doğru bir elekroşok yapıldı. Hasta biraz kendine geldi. Yemeklerini daha kolaylıkla yiyordu. Fakat yine etrafı ile ilgilenmiyordu. Ve halâ içerisinde bulunduğu durumu tamamen idrak edemiyordu. Hastaya 4.elektroşok yapıldı. Hasta biraz daha düzeldi. Fakat hiçbir arzu ve istekte bulunmuyordu. Hasta Elazığ devlet hastanesi Baştabipliğinin yazısına ekli olarak hastanemize gönderdiği her iki yazısının da suretleri rapora eklendi. Mağdure olay günü bir yerden alınıp bir yere götürülürken ve ırzına geçilirken veya kendisine başka bir fiili kötülük tatbik edilirken stupeure melânkolik halinde bulunduğu cihetle, kendisine tatbik edilen bu fiillerin sonuçlarını algılayamayacak kadar akıl hastası olduğunu ve bu filler kendisine tatbik edilirken mütecavizlere her türlü dirençten aciz bulunduğunu ve akıl hastalığı dolayısı ile bu fillerin tatbik edildiğini dahi hatırlayamadığını, ancak iki elektroşoktan sonra cihetle tedavi altında bulunduğunu bildirir raporudur."

3 5.CD., 16.-10.1985, 3930/4076: "Bir akıl hastasının iddiasının kabulü ancak onun başka kanıtlarla doğrulanmış bulunması halinde mümkün olabilir. Kendisinde embesilik derecesinde zekâ geriliği olduğu saptanan mağdurenin sanık tarafından zorla alıkonulup ırzına geçildiği ancak temas sırasında kan gelmediği şeklindeki iddiası, Sağlık Ocağı Tabipliğinin raporunda kızlık zarının tamamen perfore olduğunun belirlenmesi karşısında tutarsız kalmış ve mahkumiyet hükmü yalnızca madurenin iddiasına ve rapora dayanmış bulunmaktadır. Bu durum karşısında sanığın hükümlülüğünü gerektirir başkaca kesin ve inandırıcı kanıtların bulunmadığı gözetilmeyerek beraat yerine-yazılı şekilde mahkumiyet kararı verilmesi" yolsuz sayılmıştır.

4 Bu mesele hakkında bk. Lye (Jasques), Les problemes medico - legales de la psyco - chirurgie, Rev. De dr. Pet. Et de crim. 1952, n. 8, ss.887.