Vakıf Hakkında
Faruk Erem
Hümanist Dergi
Sanat

Savunma Hakkı

Samsun

Faaliyetlerimiz

İkiz Kardeşler

Mısır Sanatı

Kütüphaneler

Yaşlara Göre Suçluların Tasnifi

Lotus Çiçeği

Eller

Sağlık Köşesi

Zeytinyağlı Enginar

Ön Kapak İçi

Arka Kapak İçi

Arka Kapak


Haberler
Gezelim Tanıyalım
Bize Yazın
Savunma hakkı Anayasanın tanıdığı haklardandır. Romalılar, esirlere bile "savunma hakkı" tanımışlardı. Anayasanın 36. maddesine göre: "herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretile yargı mercileri önünde davacı veya dâvalı olarak, iddia ve savunma hakkına sahiptir". Anayasamız bu hakkı "hak arama hürriyeti" içinde mütalâa etmiştir.

Bizce müdafaa hakkı, başka bir hak içinde düşünülemiyecek kadar sınırsızdır. Diğer taraftan Anayasa bu hakkı "yargı mercileri" ne hasretmekle yargı hata etmiştir. Kaldı ki ceza dâvalarında daha henüz yargı mercilerine intikal etmeden savunma hakkının zaruri olduğu safhalar da vardır.

Genel hukuk sistematiğinde savunma hakkı "sübjektif kamu hakları"ndan sayılır. Bu hakkın kullanılabilmesinin mutlaka sağlanması lâzımdır. Bu hakkın zararına geniş (memleket çapında) veya mevzii (mahalli) tazyikler, hasmane bir ortam, müdafilere yönelmiş sistemli hasmane yayın ve benzeri hâdiselerin mutlaka önlenmesi lâzımdır. Hüküm verilinceye kadar dâvalar hakkındaki yayın yasağının sanıklar veya müdafilerine yönelmiş yayına da teşmili gerekir. Zira Devlet bütün sübjektif kamu haklarının kullanılmasına elverişli ortamı temin ve muhafaza ile görevlidir.

İthamı ve bunun delillerini bilmemek savunmayı güçleştirir veya imkânsız kılar. Bu itibarla savunma hakkı, soruşturma dosyasını öğrenmek hakkını da ihtiva eder.

"Sübjektif kamu hakları"nın bütün hususiyetleri savunma hakkında en açık şekilde görülür. Savunma hakkı, bugünkü medeniyette yerleşmiş bir haktır. Müdafaya yer vermeyene mahkeme, müdafaasız karar verene "hakim" denemez.

Hakikatın meydana çıkabilmesi ve ayrıca adaletin insani olabilmesi için "savunma hakkı" korunmalıdır. Bu itibarla savunma hakkının korunmasında başlıca sorumlu hakimdir. İtham ile savunma karşıtı arasındaki diyalektik usul dinamizmini doğurur.

Müdafaa hakkı "tabii hak'"dır, zaman aşımına tâbi değildir, kullanılması "mehil"e bağlanmamıştır. Sanık soruşturmanın "her hal ve derecesinde... müdafiin yardımına müracaat edebilir" (CMUK. 136). Savunma, bütün usul aşamalarında ihlal edilemeyecek bir haktır.
Mithatpaşa Cad. No:66/6      Tel: 0312-419 38 65      Fax: 0312-222 78 43
Kanun müdafaa hakkını kaldıramaz, onu sadece nizamlar, Nizamlama gayreti, her şeyden evvel müdafaayı daha müessir ve daha teminatlı hale getirmek için olmalıdır. Usul Kanunumuz sanığın "hakkı müdafaasını son derece temine çalışmıştır". Fakat bu gayretin istenilen neticelerin hepsini verebildiği iddia edilemez. Müdafaa hakkını daraltmağa müncer olacak her hüküm, hukuka aykırıdır. Muayyen bir safhadan evvel veya muayyen bir safhadan sonra müdafie müracaat hakkını kaldıran ve hattâ müdafi adedini tahdit eden, müdafi seçimini tasdik ile tekemmüle tâbi tutan kanun hükümlerinin hukuka uygun sayılması imkânsızdır.

Dâvada fikirler çatışma halindedir. Çünkü diyalektik bahis konusu olur. Buna bir mücadele denilemez. Esasen "fikir mücadelesi" deyimi yersizdir. Fikir kavramında mücadele yoktur. Dâvada sanığın lehinde veya aleyhinde bütün fikirler adeletin tecellisi lehindedir. Bu itibarla vicahilik kaidesini, bir mücadelenin kaideleri topluluğu olarak değil, bütün fikirleri ortaya atabilmek kaidesi olarak anlamak icap eder. "duruşma adabı"nı bu açıdan mânalandırmak lâzımdır.
Hâkimden gayrısını ihmâl etmek, hâkimi ceza dâvasının her şeyi kabul etmek "dâva" kavramına aykırıdır. Dâva, bütün zıt fikirlerin örgütü ise, fikri ortaya atanlar, dâvada ikinci derecede süje halinde sayılamazlar. Sanık bile, kendini müdafaa ederken, kendi hakkındaki hükme katılmış, hüküm vermiş demektir. Zira müdafaasız "hüküm" tasavvur edilemez. Tatbikatta, böylesine hükümlere de rastlanırsa da onların sadece ismi hükümdür. İtham makamı, mütalâasında, sanık hakkında kendi hükmünü vermiştir. Bütün bu hükümler hakkında "hüküm" veren hâkim nihayet netice çıkarmaktan başka birşey yapmamıştır. Bu itibarla yerleri nerede olursa olsun müdafiin de, savcının da hüküm makamında mevkileri vardır.

Yürürlükte olan usul kanunu ve bunun tatbikatı savunma gibi bir hakkın kullanılmasına elverişli bir ortamı sağlamış mıdır? Bu üzüntü ile ortaya atılmış bir sorudur. "Adalete yardım" ölçüsünün anlamı pek değişiktir, bunu "mahkemeye yardım" manasına almak doğru olmaz. "Bilirkişi hâkimin yardımcısıdır" yolundaki kaideye benzeyen bir kaide koymak ve müdafii mahkemenin emrinde kabul etmek yanlıştır. Çünkü müdafaanın, mahkemenin kararından daha fazla adalete yakın olduğu ve bunun pek açıkça anlaşıldığı haller çok olmuştur. Savunmada mahkemenin murakabesi asla kabul edilemez. Savunma kadar sadece "kendi kendini murakabe" ye muhtaç ve buna tamamiyle elverişli hiç bir konu düşünülemez.

Anayasamızda herkes "yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir" hükmü yer alır (m.36). Bu hüküm İtalyan Anayasasından esinlenmiştir. (m.24). Bu hüküm, Diyalektik esasın Anayasada kabul ve ilânı anlamına kabul edildiğini gösterir. Her demokratik ülkenin tipik özelliği sayılır. Demokrasi ile diyalektik prensibi esas tutulur.
Savunma görevi:

İtham (iddia) kavramının zaruri sonucu müdafaadır, zira müdafaa mevcut değil ise itham "hüküm" gibi bir şey olur. Bir iddia yanlış da olabilir, çünkü sadece iddiadır, hüküm değildir. O halde ithamı hükme yaklaştıran bir sistem (veya tatbikat) mahzurlu ve tehlikelidir. İtham bir kimsenin "suçlu" i olduğunu kabul, onun "masum" olduğunu da inkâr etmektir. Hüküm hem bu kabul hem de inkâr hakkında bir sonuca varmakla mümkündür. Suçlama (itham) ile savunma (müdafaa) kavramından çıkan sonuç şudur: Bu ikisi arasında "görev dengesi" mevcut olmalıdır. Daha ileri gitmek de lüzumludur. Bu dengeye baştan itibaren ihtiyaç vardır. İtalyan Anayasasının 24. maddesindeki "savunma, davanın her hal ve safhasında, ihlâl edilmez bir haktır" yolundaki hüküm, görev dengesinin başlama zamanını da gösterir. Bu düşünceler, memleketimiz Usul Kanununun ve kanundan ziyade usul tatbikatının savunma yönünün isabetsizliğini mantık uyarınca ortaya koymaktadır.
Yalnız bu diyalektiğin kutuplarının yapısı üzerinde de durmak lazımdır. Ortada bir "suçlama", bir de buna karşı "savunma"mı vardır, yoksa birbirine zıt iki savunma mı? Zira itham, sonuçta toplumun savunması değil midir? O halde bu manada "Özel savunma", "kamu savunması" arasında bir diyalektik bahis konusu olur. Herhalde kamunun savunması, pozitivist görüşlerdeki "toplumun korunması" anlamında değildir, bu daha ziyade adaletin savunmasıdır. İthamı, böyle bir savunma olarak anlamak ithamı ilkel anlayışlardan ayırır.

Özel savunma, kamu savunması terimlerine başka anlamlar da verildiği olmuştur. Müdafiin tamamiyle özel bir anlaşmaya bağlı kalması halindeki savunması özeldir. Halbuki, müdafiin, sanığı aynı zamanda toplumun bir ferdi olarak da savunmasını gerektiren bir sistemde savunma kamu savunmasıdır.

Savunmada "fert" ve "toplum" unsurları ceza usulünde müdafiin sadece sanığın "temcilcisi" veya sadece onun "yardımcısı", kısacası onun vasıtası olmadığını gösterir. "Savunma muhtariyeti"nin esaslarından biri de böyle bir anlayıştan gelir. Sanık ile müdafii arasındaki "hukuki münasebet" böyle izah olunmalıdır. "İddia makamı" karşısında savunmanın da bir "makam" oluşu bundandır. Toplum faydasından (adalet isteğinden) ırak bir savunmanın konusu ile itham konusu arasında konu aynılığı tam anlamında mevcuttur, denemez.

Yalnız toplum unsurunun ifrata götürülmesinde bazı sakıncalar yok değildir. Eğer sadece "Ceza dâvasında müdafi sanık için bir teminattır" fikri esas tutulacak olursa sanığın asla haksızlığa uğramıyacağı iddiasında olan bir usul tatbikatında müdafiye de yer verilmeyecektir. Fransız büyük ihtilâlinde ferdiyetçi görüşün tesiri ile avukatlık kaldırılmıştı, sadece "kendi kendini savunma" usulüne yer verilmişti. Buna mukabil sosyalist eğilimli memleketlerde savunma "Devlet memuru" hükümlerine tabi kimselere verilmiştir. Bu eğilim, aynı zamanda "kendi kendini savunma"yı ortadan kaldırmaya veya resmi değerden mahrum etmeye yönelmiştir. Devlet elinde bir çeşit "savunma tekeli" fevkâlade mahzurludur. Bu fikir savunmanın neden daima "özel hizmet" olarak kalması gerektiğini de gösterir. Bu itibarla kendi kendini savunmayı takviye eden, fakat buna bağlı olmayan bir savunma ancak makul ve faydalı olabilir. Bu anlayış "her ceza dâvasında müdafi bulunmalıdır" kaidesinin terki anlamına gelmez. Devletin göstereceği müdafie bağlı kalmak zorunluğu arasında büyük fark vardır.

Bu açıklamalara dayanarak makul ve faydalı anlayışa uygun bir usul saydığımız savunmaya, karışıklığa meydan vermemek için "ferdi savunma" değil, "kendi kendini savunma" demeyi uygun bulmaktayız. Bu çeşit savunmanın hususiyetleri üzerinde aşağıda durulmuştur.

İki çeşit savunma vardır. Maddi savunma (sanığın savunması) teknik savunma (müdafiin savunması). Bu iki savunma birbirinden tamamiyle ayrıdır. Bu itibarla müdafi savunmasında, sanığın savunması ile bağlı sayılamaz, sanık müdafiini muayyen bir savunmaya zorlayamaz. Yine aynı sebeple soruşturma ve duruşma safhalarında sanık, müdafiinden bazı münferit usul muamelelerinde muayyen bir şekilde hareket etmesini isteyemez. Müdafi, tam bir hareket serbestliğine sahiptir. Müdafiin bu serbestliğinin sınırı onun vicdanında ve mesleğini nizama koyan disiplin mevzuatındadır. Hâkimler gibi, müdafiler de "görevlerinde bağımsızdırlar, hukuka ve vicdani kanâatlerine göre savunma yaparlar". Bu sebeple sanığın savunmasına bağlı olmayan, ona ters düşen bir savunma yapmaya müdafiin yetkisi vardır.